Naksibendi.com.tr

ALTIN SiLSiLE

Şah ı Nakşibendi 

Şeyh Abdulkadir Geylani 

Abdülhalık Gücdevani 

imam ı Rabbani 

Mevlana Halid Bağdadi 

Seyyid Abdullah 

Seyyid Taha

Seyyid Sıbgatullah Arvasi 

Şeyh Abdurrahman-ı Tahi 

Şeyh Fethullah Verkanisi

Muhammed Diyauddin 

Şeyh Ahmed El Haznevi 

Abdulhakim El Huseyni  

Seyyid Muhammed Raşid 

Gavs-ı Sani 

Kur'an sofilikten nasıl bahseder

Kur-an Sufi'likten Nasıl Bahseder 

Bazı insanlar vardır, duyduğu her meselenin Kur’an ve sünnette geçip geçmediğini sorar. Onlarda anlatılmayan her şeyi dinin dışında sayar. Bu yaklaşım ilmi yetersizlikten kaynaklanır.
Tasavvufun manasını ve muhtevasını iyice incelemeden onu tenkit edenler ise ilkin şu soruyu sorarlar:

“Sûfî, şeyh, tasavvuf gibi kelimeler Kur’an ve sünnette geçiyor mu? Geçiyorsa göster, geçmiyorsa bunlar niye kullanılıyor? Onları dine ait bir kavram gibi göstermek doğru mu?”
Bu soruların cevabını anlamak için şu çok önemli:

Azıcık dini ilmi ve biraz insafı olan kimse bilir ki Kur’an-ı Kerim, hayatımız süresince kullandığımız bütün isim ve terimlerin bir arada toplandığı ansiklopedi değildir.
Kur’an, bir hidayet ve hakikat kitabıdır. Onda salihlerin ismi değil, sıfatları anlatılır. Kalbini Kur’an’ın emir ve yasaklarına açabilen ve ona inanan her mümin için, Kur’an’da bir ilim ve edep mevcuttur. Ondaki ilim ve edebi ancak Allah’a dost olanlar alır.

Kur’an, müminler için bir zikir sebebi ve şifa kaynağıdır. İçinde güzel ahlak anlatılmış ve müminler ona davet edilmiştir. Ayrıca, kötü sıfat ve ahlaklar zikredilip herkes onlardan sakındırılmıştır.
Kur’an, kendisiyle Yüce Allah’a ibadet edilen bir kitaptır, onunla hareket yönü belirlenir ve Cenab-ı Hakk’a gidilir.


Sünnet, Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz’in bizzat hayatında Kur’an-ı Hakîm’in uygulanmış ve yaşanmış şeklidir.
Kur’an, Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzüne emânet ettiği, her şeyi ölçecek en hassas bir teraziye benzer; sünnet bu terazinin göstergesidir, bir mihenk taşıdır; her meslek ve mesele onlarla ölçülüp değerlendirilir. Bu değerlendirmede güzel sıfatını alanlar güzel, çirkin hükmünü giyenler çirkindir.

O halde bize gereken, bir şeyin ismini değil, o ismi taşıyanların sıfatlarını Kur’an ve sünnette aramak ve onların verdiği nota bakmaktır.

Şimdi sorunun cevabına gelelim:

Evet, “sûfî” ve “tasavvuf” kelimeleri Kur’an ve sünnette geçmiyor. Ancak gerçek sûfilerin sahip olduğu bütün ilim, hâl ve ahlak Kur’an ve sünnette ya açıkça zikrediliyor veya işaret ediliyor. Aynı zamanda bunlar, duruma göre her mümine ya emir, veya teşvik veyahut tavsiye ediliyor. Kısaca sufiliğin iç yüzü ilahi aşk, dış yüzü de güzel ahlaktır.

Tasavvuf, kamil bir mürşit rehberliğinde ve onun nezaretinde terbiye almaktır. Bu terbiyenin sonu da, olgun bir insan olmaktır. Bu olgun insana Allah adamı (ricalullah) denir.

Tasavvuf, dünya adamını Allah adamı yapma sanatıdır.


Tasavvuf, kalbi fani şeylerden çözüp Yüce Allah’a bağlamaktır.


Tasavvuf, aslını tanımış, benlik engelini aşmış, nefsini ıslah etmiş, ilahi sevgi ile tatlanmış, kalbi hür, gönlü Allah ile huzur bulmuş güzel insan yetiştirmektir.

Tasavvufun ne olduğunu anlamak ve bu konuda bir hüküm vermek için önce Kur’an ve sünneti iyice incelemek gerekir. Sonra tasavvufun kurucuları olan sûfî mürşitleri tanımak gerekir.


Onların eserlerinde tasavvufun ne olduğu, neye dayandığı ve neyi hedeflediği yeterince anlatılmıştır. Bunlardan daha önemlisi, kamil bir mürşidin nezareti altında manevi terbiyeye girmektir. Bu olmadan tasavvuf ancak kelimelerle tarif edilmiş olur, hakikatiyle anlaşılmış olmaz.


‘Mesleğiniz nedir?’ diye soranlara veliler, mürşitler şu cevabı verirler:

Gel, gir, gör, tat ve anla!..
Tasavvuf tadılır ve anlaşılırsa, kişi o zaman taklitten kurtulur. Bu halin adı ise tahkik olur. Artık başkasının sözünü sadece nakletmek değil, kendi müşahedesini anlamak önemlidir. İnançlar dilek ve temenni olmaktan çıkar, yaşanan bir hayat olur.

‘Bu devirde kamil mürşitler, rabbani alimler ve geçek veliler kalmadı! Bulunması da imkansız!..’ dememeli.

Şu iyi bilinmelidir:
Kıyamete kadar, ilâhi hükümleri ayakta tutacak ve onu yayacak bir topluluk bu ümmetin içinden hiç eksik olmayacaktır.
Cemiyet halinde bu emanete sahip çıkılamasa da, ilâhi bir yardım ve destekle bazı veliler, Kur’an ve Sünnet’in hükümlerini uygulayacaklardır. Zira din, yaşanarak anlaşılır ve yayılır. Yüce Allah, bu dini özel himayesine almıştır. İslam dini her devirde ve her kesimde mevcut olan Allah dostları, peygamber aşıkları tarafından hakkıyla hep temsil edilecektir.

Hz. Peygamber’in (s.a.v) şu müjdeleri bunu gösterir:
“Ümmetimden bir topluluk kıyamete kadar Allah’ın emrini ayakta tutmaya devam ederler. Onları terk edenler ve bu topluluğa muhalif davrananlar, onlara bir zarar veremez. Bu, kıyamet emri gelinceye kadar devam eder. Onlar insanlara daima üstün gelirler.”1

“Ümmetimden her devirde sâbikûn (hayırlarda önderlik eden kimseler) bulunur.”2

“Şüphesiz Allahu Teâlâ bu ümmet için her yüz senenin başında, onlara dinlerini yenileyecek (kalpleri nifâk ve gafletten, hâlleri bid’at ve mâsiyetten temizleyip kulları Allah’a sevk edecek) kimseler gönderir.”3

Büyük ârif Ebû Nasr es-Serrac (k.s) (378/988) bu konuda şu güzel tespiti yapar:

“Allah ve Rasulü, müminlere ait hangi sıfattan bahsetmişlerse o sıfata sahip insanlar her devirde her zaman bulunur. Yoksa bulunmayan ve bulunmayacak bir şeyden bahsedilmesi uygun olmaz. Veliler hakkında bahsedilen hal ve sıfatlar da böyledir.”4

Herhangi bir konu hakkında kesin ve doğru bilgi sahibi olmadan hüküm vermek yanlıştır. Olumsuz hükümlerde bu daha da önemlidir. Hele konu Allahu Teâlâ’nın halifesi ve Hz. Rasûlullah’ın (a.s) vârisi kamil bir insan olunca, durum daha fazla önem kazanır.

Bu konuda tasavvuf yolunun büyüklerinden Hucvirî (k.s) (470/1077) şöyle demiştir:
“Eğer tasavvufu inkar edenler, sadece tasavvuf ve sûfi kelimesinin Kur’an’da bulunmadığını söylüyorlarsa bunda garipsenecek bir şey yoktur; bu doğrudur.
Fakat tasavvufun içerdiği manayı ve ahlakı inkar ederlerse, o takdirde Hz. Peygamber’in (s.a.v) getirdiği dinin tümünü ve onun bütün güzel ahlaklarını inkar etmiş olurlar.”5

“Taklit ehli olmayan velilere ve velayetinde yüksek kemalat seviyesine ulaşanlara “sûfi” denir. Bu kelime herhangi bir dil kaidesine göre türetilmemiştir. Çünkü sûfi kelimesinin çok geniş ve yüksek bir manası vardır. Onun manası sözle anlatarak değil, bizzat yaşanarak anlaşılır.”6

Tasavvuf yolunun önderlerinden İmam Kuşeyrî de (k.s) (465/1072), bu konudaki tartışmalara şu tespiti ile son vermek istemiştir:

“Sûfî ve tasavvuf kelimelerinin hangi köklerden nasıl türetildiği ile uğraşmak yersizdir. Bu isim, halleri ve yolları meşhur veliler topluluğuna verilmiş bir lakaptır.”7

Farklı isimlerle anıldıkları için sufileri, ayrı bir dine mensup zannetmek ve onları karanlık örgütler gibi tanıtmak yanlıştır. Bu anlayış, gerçeğe aykırıdır. Onların isimleri ne olursa olsun, en önemli sıfatları Allah dostu olmalarıdır.


1 Buhârî, İ’tisâm, 10; Müslim, İmâret, 53; Tirmizî Fiten, 27; İbnu Mâce, Mukaddime, 9; Ahmed, Müsned, V, 34, 269, 278.
2 Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, I, 7; Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, No: 7327; Elbani, Sahiha, No: 2001.
3 Ebu Davud, Melahim, 1, Hakim, Müstedrek, IV, 523.
4 Serrâc, el-Lüma’, 34-35.
5 Hucvirî, Keşfu’l-Mahcûb, 54.
6 Hucvirî, a.g.e, 53-54.
7 Kuşeyrî, Risale, II, 550.

Önceki: Tasavvufta ilk Hedef Kalp Temizliğidir
Sonraki: Sofi Muttaki Müminin Diğer ismidir
Naksibendi.com.tr

FORUM'A GİRİŞ

Semerkand Abonelik

Beşir Derneği

Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Site İçi Arama
Biz Sizi Arayalım
Ad, Soyad:
Telefon:
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
İstatistikler
Toplam: 15045
Aktif: 6
Bugün: 47
Dün: 242

İçerik Rss - Haberler Rss