Bütün Ehl-i Sünnet tarikat Pirlerine ve mensuplarına saygı ve sevgisi olan, Kur'ân ve Sünnet'e sımsıkı bağlanmaya azmetmiş, elest bezminde verdiğimiz sözü unutmayan Müslümanlarız Üçler yediler kırklar - Menzil Nakşibendi Tarikatı - Tasavvuf sohbetleri Ricalül gayb, Üçler yediler kırklar, gayba erenler, üçler yediler kırklar kimlerdir, kutup ve Gavs kimdir 2021 2022 2023, gavsul azam kimdir, Gavs kimdir

Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

İstatistikler
Toplam: 3621207
Aktif: 25
Bugün: 757
Dün: 1016
E-Mail Bülteni
Ad, Soyad:
E-Mail:
    
Naksibendi.com.tr

Üçler yediler kırklar

Her birinin ayrı ve farklı vazifeleri bulunan Allah dostlarına tasavvuf lisanında “Ricâlu’l-gayb”, “Ricâlullah” ya da bir başka ifadeyle “Gayb erenleri" de denilmektedir. Arapça’da yetişkin, büluğa ermiş insan manasına gelen "racül" kelimesinin cem’îsi ile gözden saklı olan, görülüp bilinmeyen şeyler hakkında kullanılan "gayb" kelimesinin terkip biçimi olan “Ricâlü’l-gayb” tabiri, bir tasavvuf ıstılahı olarak üçler, yediler, kırklar... Diye bilinen evliyâullahı ifade eder.

    Bu Allah dostlarının en başında Kutbü’l-aktâb bulunur. 

Bunlar, kâinattaki hadiselerin sevk ve idaresinden sorumludurlar. Bâtın âlimlerine göre bunlar;

 Nücebâ, Büdelâ, Evtâd, İmameyn ve Kutb-i A’zam olan Gavs'dan teşekkül ederler.


    Hadis rivayetlerinde konuyla ilgili bilgiler vardır: Hz.Ali(r.a)ın rivayet ettiği hadiste de: ”Abdallar Şamda’dır. Nuceba Mısırda’dır.Asaib’de Irakta’dır.”buyurulur.(Hatib, Tarihu Bağdad,3/75-76)


Bu zatlar, Salih, zahid, veli kullardır. Bunlar hayırlılar cemaatidir. Bu ümmetin Ebdalleri otuzdur. Hepsi de Halilu’r-Rahman gibidir (yani Allah’a olan sevgi ve dostluğunda çok samimidirler). Her ne zaman onlardan biri ölse, Allah onun yerine bir başkasını getirir.”(Mecmau’z-zevaid, X/62).


Diğer bir rivayet de şöyledir. Hz. Ali (r.a) Irak’ta iken, bir gün yanında Şam halkından bahsedildi. Bazıları, onları lanetlemesini istediler. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a) Resulüllah (s.a.v)’tan şunları işittiğini söyledi:


“Ebdaller kırk kişi olup Şam’da ikamet ederler. Onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde düşmana karşı zafer kazanılır ve onlar sayesinde Şam halkından azap uzaklaştırılır.”(Ahmed b. Hanbel, I/112).


 Bu rivayetler, hadis otoriteleri tarafından sahih olarak değerlendirilmiştir.(bk. Avnu’l-Mabud, Ebu Davud’un ilgili hadis şerhi).


Ebdal; onlardan biri öldüğünde yerine başka birisi -onun bedeline- getirildiği için bu adı almıştır.(Avnu’l’ Mabud, VI/467-şamile).

 Istılah olarak ebdal, bütün nefsanî arzularından tamamen sıyrılmış tertemiz veliler manasına gelmektedir.

Bu konuda Kütüb-ü Sitte'den yalnız Ebu Davud’da “Şam’ın Ebdalleri” ifadesi yer almıştır.(Ebu Davud, Mehdi, 1)


Bu cemaatlerin varlığı, daha çok keşfî tecrübeye dayalı olarak bilindiği görünüyor.
Ebdallerin oluşturduğu kırk kişilik bir cemaat, küçük çapta manevî bir organize olduğu için, -hiyararşik bir düzen içerisinde- birbirlerini tanımaları mümkündür. Bu konuda –bu tarz bir düzende organize olmamış- sahabeye benzemez.

Genel olarak bazı evliyalar için söz konusu edilen, tasarruf, hiçbir zaman bir yaratma anlamında değildir. Yukarıdaki hadiste geçen, tam doğru bir ifadeyle “onların sayesinde yağmur yağdırılır, zafer kazandırılır” ifadesinden anladığımız şudur:

Allah, salih amelleri şefaatçi kabul ettiği gibi, salih amel sahiplerini de şefaatçi kabul eder. “Üç mağara arkadaşlarının iyi amellerini şefaatçi kılarak kurtuldukları”na dair sahih hadisler vardır.(bk. Buhârî, Enbiya, 53, Büyû,98; Müslim, Zikr,100).


Nücebâ adı verilen veliler kırk kişidir, bu sebeple kendilerine Kırklar da denilir. Bunlar bütün yaratıkların yüklerini taşır, sıkıntılarını gidermeye çalışırlar. Hak’tan gayrısına bakmazlar. Bu Allah dostları ahlak-ı kerîme ve irfan sahibidirler.

Büdelâ denilen veliler ise yedi kişidir; bunlara Yediler de denilir. İçlerinden biri imamlarıdır. Bulunduğu yerde cisim ve sûretini bırakarak sefere çıkmak, aynı zamanda muhtelif yerlerde gözükmek, Büdelânın hususiyetlerinden/özelliklerindendir. 


 Bedel'in çoğulu olan "büdelâ", sofîler arasında ricâlullahtan yedi önemli kimsenin müşterek unvan-ı mahsusu olarak bilinmektedir. Bunlar, yerinde tayy-ı mekân eder ve yerinde de nûraniyet sırrıyla bir anda farklı bölgelerde bulunabilirler. Bu intikal ve bulunuşlar dublelerin ve misalî vücudların aksi mi, yoksa bizzat vücudun "tayy-ı mekân" etmesi mi, konu net değildir.
 Aslında, bazen büdelâ, kendileri bile böyle esrarlı bir intikalin farkına varamayabilirler. Fütühât-ı Mekkiyye sahibi büdelâyı yediler diye kaydeder ve yaklaşık olarak şu mütalâada bulunur: Büdelâ, yedi ayrı iklimde Cenâb-ı Hakk'ın icraatının nezâretçileridirler.


    Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın şuunât-ı Sübhaniyesini temâşâ eder ve insan ufku itibarıyla hem o icraata perdedâr görünürler hem de alkışlarlar. Bunların hepsi üveysiyyü'l-meşrebdir; dolayısıyla da herhangi bir pîrin daire-i irşadına girmeleri söz konusu değildir.


    Bazıları, evtâd, iki imam ve kutbu bunlardan tamamen ayrı ve bir üst tabaka kabul ettiklerinden, ebdâla hâl ehli, ikincilere de makam sahibi nazarıyla bakmaktadırlar. Birincileri "seyr ilallah" yolcuları olarak görmekte, ikincileri de "seyr fillah", "seyr anillah" müntehîleri farz etmektedirler.


    Evtâd ismini alan evliyaullah ise dört zattır. Yerleri; doğu, batı, güney ve kuzey olmak üzere âlemin dört ayrı ciheti/köşesidir. Bunların içinden birisi de onların imamıdır. Çivi veya kazık manasına gelen kelimenin cem’îsi olan Evtâd'a, bu ismin verilişi cihanı ayakta tutan dört direk mesabesinde oluşlarındandır.


    Sofîyeye göre ebdâl, velâyet mertebesini ihraz ettiği hâlde, çok defa görünüp bilinmeden hayır işlerinde koşan hak erleri demektir. Ve bunlar, birbirinden farklı iki grup teşkil etmektedirler:
    Birinci grup itibarıyla ebdâl, bütün kötü hasletlerden sıyrılmış, mesâvi-i ahlâkını mehâsin-i ahlâka çevirebilmiş ve her türlü şekavete karşı duran süedâ zümresinin müdavimi olmuş hak erlerine,


    İkinci grup itibarıyla da, üç yüzler ya da kırklar, yediler gibi "evliyâullah"dan muayyen bir misyonu olan belli sayıdaki kimselere denir. Bunların sayılarının, kırk, yedi ya da daha çok ve daha az olması hiç de önemli değildir; önemli olan onların Hak nezdindeki yerleri, pâyeleri, vazifeleri ve hususiyetleridir.


    Ebdâldan biri vefat edince ondan boşalan yer, hemen alt tabakadan biri ile doldurulur. Bunlardan herhangi biri, bir hizmet münasebetiyle yerinden ayrılmak istediğinde, ya dublesiyle ayrılır ve kendi olduğu yerde kalır veya kendi gider dublesini bedîl olarak orada bırakır.

    Parapsikolojide, insanın perispirisi veya dublesiyle alâkalı benzer şeyler nakledildiğini hatırlamakta yarar var... Konumuzun dışında olduğu için biz şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz.


    İmameyn (iki imam), birisi Kutb’un sağında öbürü de solunda bulunan iki şahıstır. Sağda bulunan imam, melekût âlemine yani ruhânî âleme bakar… ve O'nun vücûdu Kutbiyyet merkezinden ruhaniyyet âlemine yönelen bir aynadır. Soldaki imam ise, mülk (madde) âlemine bakar… O'nun vücudu da, cisimler dünyasına aynadır.


    Gavs'a gelince… O, kutb-i a’zamdır. Mühim ve esrarlı işlerini halletmek isteyenler, ona muhtaç olurlar... Teberruken vasıta kılınarak duası alınır. Zira onun duası asla reddedilmez. Bazıları, evtâd, iki imam ve kutbu bunlardan tamamen ayrı ve bir üst tabaka kabul ettiklerinden, ebdâla hâl ehli, ikincilere de makam sahibi nazarıyla bakmaktadırlar. Birincileri "seyr ilallah" yolcuları olarak görmekte, ikincileri de "seyr fillah", "seyr anillah" müntehîleri farz etmektedirler.

 Yukarıda da belirttiğimiz üzere bu zevat-ı kirama “Ricâlü’l-gayb” yerine “Ricâlullah”, "Gayb erenleri" de dendiği vakidir. Ancak gayb erenleri on kişidir; huşu' ve Huzû-i Rabbânî sıfatıyla mevsuf ve Rabbânî tecellîlerin tesiri altında olduklarından dolayı ne halk onları tanır, ne de onlar halkı tanırlar. Ancak her asırda mevcutturlar.


    Söz konusu zevatın (kaddesallâhu esrârahum) mânevî meclisine “Dîvân-ı Sâlihîn”, bu velîler topluluğuna “ricâlullah” veya “ricâlülgayb” denilir. Kutub, bu meclisin başında yer alır.

    “Her hafta tensib edilen bir gecede 'Dîvan-ı Sâlihîn' kurulur. Resûlüllah (s.a.v.) teşrîf ederse, reis O’dur. Teşrîf etmezlerse, Vâris-i Rasûl olan zât riyâset eder. Ve ahvâl-i âleme ait kararlar alınır, hükümler verilir. Cârî hâdisâtın (meydana gelen hâdiselerin) ekserisi bu hükümlere bağlıdır.”
    Yukarıda da ifade edildiği üzere, velilerin tasarrufu, yaratmaya ait olmayan işlerle ilgilidir. Onların Allah’a yalvarmasıyla bazı şeyler meydana geldiği gibi, Allah’ın izin ve inayetiyle, sevdiklerine yardım eder, onları himaye edebilirler. Kur’an’la sabit olan koruyucu meleklerin varlığı Allah’a şirk anlamına gelmediği gibi, insanlık camiasının bir çeşit melekleri olan velilerin himaye ve korumaları da şirk anlamına gelmez.

    Ehl-i sünnet ve'l-cemaate göre, geçmiş ümmetlerde olduğu gibi, Hz Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)in ümmetinde de Allah'ın veli kulları vardır Velilere inanmak haktır Evliyaları kabul etmemek, Kur'an ayetlerini inkâr olup, sapıklık ve küfürdür Veliler de Allah-u Zülcelal'in kullarıdır Onlarda herkes gibi insandırlar Onlar nefis ve şeytanın peşinden gitmez, Allah-u Zülcelal'in emirlerine göre hareket ederler Sur'un son nefhasına kadar Allah'ın veli kulları bulunacak ve eksik olmayacaktır
    Kıyamet günü, evliyaullah için ne mahzun olmak, ne kederlenmek ve ne de korku vardır Allah-u Zülcelal'in veli kulları, Allah-u Zülcelal'e olan sevgilerinin fazlalığından, kendilerine tabi olan kimseleri dünya sevgisinden koparıp Allah-u Zülcelal'in doğru yoluna bağlarlar.

    Allah dostlarını sevenler, besledikleri muhabbetten dolayı, Allah-u Zülcelal'i de sevmiş olurlar ve böylelikle Allah-u Zülcelal'in dostluğunu kazanırlar Çünkü Allah için Allah dostlarına muhabbet, Allah-u Zülcelal'i sevmek demektir.

    Allah dostlarının münkirliğini yapanların çoğunluğunun küfür üzere ahirete gittikleri görülmüştür. Allah dostlarına yakın olmanın faydası çoktur Bu dünyada evliyalara yakın olan kimse, aynı yakınlığı ahirette de muhafaza eder Allah-u Zülcelal bir insana dost olursa, herkes ona itaat etmek mecburiyetinde kalır
    İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki: (Her Müslüman, terbiye edici bir üstada muhtaçtır. Üstad onu terbiye ederek, kötü huylardan kurtarır. Allah’u Teâlâ, insanlara doğru yolu göstermek için, Peygamber gönderdi. Peygamberden sonra ona vekil olarak evliyayı yarattı.) [Eyyühel-veled]
Veli, Resulullahı iyi tanıdığı için, Onun mübarek kalbinden feyz alır ve bu feyzler, bunun kalbinden, kendisine bağlananların kalblerine akar. Feyz gelen kalb temizlenir. Ahlakı güzel olur.

 

    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki: (Velinin kalbindeki feyzler, nurlar, güneşin ziyası gibi yayılır. Onu seven Müslümanların kalblerine akar. Onların bu feyzleri aldıklarından haberleri olmaz. Kalblerinin temizlendiğini anlarlar. Karpuzun güneş karşısında olgunlaştığı gibi, kemale gelirler. Ashab-ı kiram, Resulullahın sohbetinde, böyle kemale geldi.) [Mektubat.260]
    Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hazretleri der ki: "Bu zamanda mürşid-i kâmillere, şeyh efendilere karşı münkirlik (inkârcılık) edenler, asr-ı saadette yaşamış olsalardı, Peygamber Efendimize(s.a.v)karşı da Allah muhafaza itiraz ederlerdi"

 

    Şeyhülislam Hirevi Hazretleri’de: "Allah dostlarına gizli ve aşikâr buğz etmek öldürücü zehirdir. Onları kötülemek, yermek, ayıplamak ebedi nimetten mahrumiyeti gerektirir. Allah, her kimin perişan olmasını dilerse, onu aleyhimize düşürür. Bizi ayıplamaya ve gıybetimizi etmeye başlar."
Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri’de: "Ululuk sahibi Allah’ın kullarından, velilerden baş çeker, uzaklaşırsan bil ki onlar senden hoşlanmıyorlar, onlar seni istemiyorlar. Onların kehribarları vardır, meydana çıkarırlarsa senin saman çöpü gibi olan varlığını deliye döndürür, kendilerine çekerler. Kehribarlarını saklarlarsa derhal seni azgınlığa teslim ederler."Buyuruyorlar.

 

    Enes (r.a.) rivayetinde Efendimiz(s.a.v):“Allah bir kulunu sevdiğinde onun sevgisini meleklerin kalbine kor. Bir kuluna da buğz ederse nefretini meleklerin kalbine kor. Sonra sevgisini de, nefretini de insanların kalblerine atar.”(Ebû Nuaym'in Hılye'sinden)
    Tasavvuf farz ibadetleri tamamlamakla birlikte Nafile ibadetler ile Allah'a yaklaşmanın, O'na makbul bir kul olmanın usul ve yöntemlerinden mürekkeptir.. Kul, Allah'a yaklaştıkça O'na yakın ve dost olur.. Allah, o kuluna çok üstün nimetler ihsan eder.. İnsanlar, Allah'a yakınlaşmış bu kimseye karşı ellerinde olmayan bir sevgi ve hürmet duyarlar.. Allah'ı can u gönülden seveni Allah da sever; kulları da sever, meleklerin hepsi de sever.. Allah'a hürmet ve tazim'de; O'ndan çekinip havf duymada ziyade olan kulunu Allah koruyup gözettiği gibi; kulları da ona karşı ister istemez hürmet ve riayet duyarlar.. Melekler, böyle bir kulun şanını semada yad ederler.. Onun ismini anarak, hakkında hayır dua ve temennilerde bulunurlar.. Yeryüzünde de kullar bu kimsenin etrafında pervane olurlar.. İşte bazılarının anlıyamadığı ve hazmedemediği Meşayih'e olan sevgi ve bağlılığın, ona karşı ileri derecedeki hürmet ve bağlılığın asıl nedeni Allah'ın bunu böylecene takdir etmesi yüzündendir.. Bir Allah dostunu sevmeyi, ona karşı hürmet ve bağlılık duymayı "şirk" addedenlerin kulakları çınlaya!
    Ebû Hüreyre(r.a) rivayetinde; Resûlüllah (s.a.v)Efendimiz :«Şüphesiz ki, Allah bir kulu sevdiği vakit, Cibril'i çağırır da : "Ben filânı seviyorum, onu sen de sev!" der. Ve onu Cibril de sever. Sonra semâda seslenerek : "Gerçekten Allah filânı seviyor; onu sîz de sevin!" der. Artık onu semâ ehli de severler. Sonra onun için yeryüzüne kabul konur.

    Bir kula da buğzetti mi Cibril'i çağırarak : "Ben filâna buğzediyorum, ona sen de buğzet!" der. Ve Cibril ona buğzeder. Sonra semâ ehli arasında : "Allah filâna buğzediyor, ona sîz de buğzedin!" diye seslenir. Onlar da kendisine buğzederler. Sonra o kul için yeryüzüne buğz konur.» buyurdular.
    Allah dostlarını, sevmeyip onlara düşmanlık besleyenlerin hasmı ise Allah’u Zül-Celal Hazretleridir.. O nedenle, Allah dostlarına bir şekilde sevgisizlik, hürmetsizlik ve düşmanlık duyanların bir takım nimetlerden mahrum olmasından korkulur.. Hele bir de bu düşmanlıklarını aşikar edip Allah dostlarına dil uzatanlar var ya Allah uyanmak nasip etsin onlara; eğer pişman olup tevbe etmezlerse onların sonu feci olacaktır.. Bu gine Allah dostlarından insanlara bir uyarıdır.

 

    MESELEYE DAİR BAZI SORULAR

    "Ricâlü'l-gayb, üçler, yediler, kırklar" vb. bir sürü kavram var. Bunları ayet, hadis ve sahabenin dilinden anlatabilir misiniz?  Eğer âyet ve hadislerde yoksa bunlar kim tarafından ve ne maksadla dine sokulmuştur? Varsa bu görevliler kimlerdir? Görevleri nelerdir?

 

    Ricâlü'l-gayb, gayb erenleri, bilinmeyen Hakk dostları demektir. Ricâlü'l-gayb, Allah dostluğunun gizliliğinden kinayedir. "Rabbının ordularını O'ndan başka kimse bilmez.”( el-Müddessir, 31)âyetinin ifâde ettiği anlam da budur. Ricâlü'l-gayb ile ilgili en eski kaynaklar, Ahmed b. Hanbel(k.s)'in Müsned'i ile Hakim Tirmizî'nin eserleridir. Özellikle şu hadis-i şerif, mutasavvıfların üçler, yediler ve kırklar gibi değişik isimlerle andığı gayb erenlerinin mesnedi sayılmıştır: "Bu ümmetin içinde İbrahim(a.s) tabiatı üzere kırk, Musa(a.s) tabiatı üzere yedi, Isa(a.s) tabiatı üzere üç, Muhammed(s.a.v) fıtratı üzere bir kişi bulunur. Bunlar derecelerine göre halkın efendisi sayılır.”( Keşfu'l-hafâ, I, 24; krş. İbn Hanbel, I, 112, V, 322, VI, 316)

 

    Hadislerde daha çok, "abdal" kelimesi yer almakta, bazan da aynı kökten "büdelâ" kelimesi kullanılmaktadır. Abdal kavramı önceleri âbid ve zâhid sûfilerle birlikte muhaddis ve fakihler için de kullanılmıştır. Hattâ abdal hadislerini Müsned'inde nakleden Ahmed b. Hanbel(k.s), yeryüzünde muhaddislerden başka abdal tanımadığım söylemektedir.

 

    Herkes tarafından kolayca tanınmayan veya gizli bir takını sırlara vâkıf olan "ricâlü'l-gayb"ın kendi içinde hiyerarşik bir düzeni vardır. Bu düzenle ilgili bilgiler, İbn Arabî(k.s) öncesi kaynaklardakilerle İbn Arabî(k.s) sonrası kaynaklardakiler birbirinden farklıdır. Ebû Bekir Kettânî'ye izafe edilen bir tasnifte ricâlü'1-gayb aşağıdan yukarı doğru nukabâ, nücebâ, abdal, ahyâr, umed ve gavs şeklindedir.İbn Arabî’nin tasnifine göre ise nücebâ, nukabâ, ebdâl, imâmeyn ve kutub şeklindedir.

    Bunların görevleri âlemdeki manevî ve ruhanî düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için çalışmak ve dua etmektir. Nasıl siyâsi ve maddi idarede bir görev taksimi varsa, bu görünmeyen maneviyat erlerinin de kendi aralarında bir görev taksimatı vardır. "Kutbu'l-aktâb'devlet başkanı gibidir. Diğer kutublar, bakan ve vâlîler konumundadır. Süfilere "sultan" ve "şah" gibi unvanların verilmesi, bu sebeple olsa gerektir. Bunlar bir bakıma "leşker-i duâ"dır. Peygamberlerden bedel kişilerdir. Allah'ın yeryüzünü kendilerine müsahhar kıldığı, hilâfet sırrına ermiş kimselerdir. Onlar âlemin intizâm sebebidir. Ama kimler oldukları genellikle gizlenmiştir.

 

    Kutub, kutbu'l-aktâb, gavs ve gavs-i a' zam gibi kavramlar ne demektir?

    Kutub: Lügatte değirmen taşının ortasında bulunan iğe verilen addır. Tasavvuf ıstılahında bazan ibâdet ve ahlâk konularında en üstün kişi anlamınadır. Tevekkül ve teslimiyet kutbu gibi. Bazan en büyük velî ve ricalin başı, Allah'ın izniyle kâinatta tasarruf sahibi kişi demektir. Bu anlamda her devirde kutub bir tanedir. Bir de Hz. Peygamber(s.a.v) için kutub denildiği vâriddir. Kutbu'l-aktâb, kutuplar kutbu, başkutub demektir. Genellikle tarîkat pirleri hakkında kullanılır bir tabirdir. İbn Arabî bu kavramı "hakîkat-i Muhammediyye" anlamında kullanmıştır. Gavs: Darda kalındığında kendisine iltica ve istimdâd edilen kutup demektir. Gavs-i a' zam ise Abdülkadir Geylânî(k.s) hazretlerinin sıfatıdır.

    Bütün tarikat mensupları, şeyhlerini "gavs, kutub, kutbu' l-aktâb" diye anmaktadırlar. Bir şeyhi o makama kim tayin ediyor? O makamaçıkmış bir kişi ne yapar? Birçok kişi aynı sıfatı paylaştığına göre bu teaddüd nasıl izah edilecektir?

    Her tarikat mensubunun kendi şeyh ve mürşidini kutub ve gavs görmesi gayet tabiidir. Bu ilâhî bir taksim ve gizli olduğundan kimlerin kutub olduğunun bilinmesi herkes için mümkün değildir. Ancak bir önceki sorunun cevabında da belirttiğimiz gibi kutupluk, ibâdet ve fazîlet konularında da olabildiğine göre her şeyh kendi kabiliyetine göre bir konuda kutub olabilir. Kimi muhabbette kutubdur, kimi irşâdda kutubdur. Kimi tevekkülde, kimi de teslimiyyette. Böylece kutublukta teaddüd endişesi ortadan kalkar. Her müridin kendi şeyhini kutub görmesi tabii hâle gelir.

    Abdal, nücebâ, evtâd ve aktâb hakkındaki hadislerin uydurma olduğu söyleniyor, aslı var mıdır?

    Abdal, nücebâ, evtâd ve aktâb hakkındaki hadislerle ilgili çok değişik değerlendirmeler vardır. Bu konuda en aşırı ve sert tavrı sergileyen İbn Teymiye bile hadislerin bir kısmının özellikle "abdal" hadisinin İbn Hanbel'in Müsned'inde yer almasından dolayı, reddedememiştir. Müsned'de yer alan rivayetler şöyledir: "Bu ümmet içinde İbrahim (a.s.)'e benzeyen abdal otuz kişidir. Bunlardan biri ölünce Allah yerine bir başkasını geçirir.”( İbn Hanbel, V, 322, )"Abdal, Şam halkındandır ve kırk kişidir. Ölenlerin yerine Allah başkalarım geçirir. Yağmur onlar sayesinde yağar, halk onlar sayesinde düşmana karşı muzaffer olur..."( İbn Hanbel,  I, 112)Diğer kaynaklarda da bu konuda rivayetler bulunmaktadır.

Hazırlama tarihi: 26 / 01 / 2021
Yazı Yorumları: 1


Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google




Önceki: Şeyh Arif Rivegeri (?-1315)
Sonraki: Hz Mehdi Alametleri




Bu içeriğe yapılan yorumlar (1 Yorum)


1 - Ziyaedin zeyneli 26/02/2021

Selam aleyküm ban Makedonya'dan katılıyorum sorum mürşidi kamili nasyıl bulabiliriz




Ad, Soyad *
E-Mail
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)




Naksibendi.com.tr

MENZİL ALTIN SiLSiLE
Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

Naksibendi.com.tr

Site İçi Arama
Sepet
Sepetiniz boş.
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google

İçerik Rss - İçerikler Rss - Gizlilik Politikası