Naksibendi.com.tr

ALTIN SiLSiLE

Şah ı Nakşibendi 

Şeyh Abdulkadir Geylani 

Abdülhalık Gücdevani 

imam ı Rabbani 

Mevlana Halid Bağdadi 

Seyyid Abdullah 

Seyyid Taha

Seyyid Sıbgatullah Arvasi 

Şeyh Abdurrahman-ı Tahi 

Şeyh Fethullah Verkanisi

Muhammed Diyauddin 

Şeyh Ahmed El Haznevi 

Abdulhakim El Huseyni  

Seyyid Muhammed Raşid 

Gavs-ı Sani 

Ahde Vefa

Ahde vefa; yemin, misak, söz verme, ittifak, bir şeyi korumak, muhafaza etmek, tavsiye etmek anlamlarında kullanılan bir terim. Ahd kelimesi İslamî bir kavram olarak “Ahd-ü Mîsâk” şeklinde kullanılmıştır. Allah-u Teâlâ ile beşer arasında geçen birçok ahitleşmeyi insan aklına getirmektedir. Kur'an-ı Kerîm'de geçen ahitleşmelerden birisi insanoğlunun yaratıcısını bilmesi ve ona yönelip ibadet etmesidir. Bu tür bir ahid, fıtrî bir ahiddir. Allah'ın varlığına inanmak ihtiyacı, insan yaradılışında sürekli ve kalıcıdır. Yalnız bazen insan şaşırıp yolunu sapıtır.

O zaman Allah'a ortak aramaya koyulur. Oysa insan Allah'ın, resulleri aracılığıyla gönderdiği emir ve yasaklara uyarsa ahde uymuş olur. Ahidleşme Kur'anî bir metottur. Allah resulleri ile onlara uyan, onların ashâbı olan insanlar arasında gerek Allah'ın hükümlerini yaşama, gerekse bunları muhafaza etme konusunda ahidleşmeler olmuştur.

Ahd hem Allah'ın insanlara teklif etmiş olduğu hükümler hem de insanların Allah'a karşı veya Allah namına diğerlerine karşı yerine getirmeyi taahhüt etmiş oldukları hususlardır. Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın ahdini yerine getiriniz" [1]buyurulur. Âlimler buradaki ahdi şöyle izah etmişlerdir: "Allah'ın ahidlerini ifa ediniz. Gerek Allah'ın size teklif etmiş olduğu ahidleri, emirleri, nehiyleri ve gerekse sizin Allah'a veya Allah nâmına diğerlerine verdiğiniz ahidleri, adakları, yeminleri, akitleri, doğru olan her tür taahhütleri yerine getiriniz. İslâm'da ahdi bozmak haramdır."

Allah ile insanlar arasında birçok ahidler vardır. Allah'ın insanlardan aldığı ilk ahid, onların zürriyetlerini Hz. Adem'in sulbünden alıp kendi ulûhiyetini tasdik ettirmesidir.

Nitekim Allah-u Teâlâ:“Bir de Rabbin, Ademoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği vakit, "Pekala Rabbimizsin, şahidiz" dediler. (Bunu) kıyamet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu." demeyesiniz diye (yapmıştık).” [2] buyurarak yaratılmışlığın sebeb-i ilahiyesini ve verilen söze uymanın gerekliliğini belirtmiştir.

Allah-u Teâlâ, kulları ile yaptığı ahde uymayanlar için bu ahdin aleyhlerine olacağına, ahdine uyanların ise mükâfatlandırılacağına:

“Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” [3]ayetiyle işaret etmekte, böylece her iki durumun da sonuçlarını kullarının gözü önüne sererek ona göre tercih yapmalarını cüzi iradelerine tevdi etmektedir. 

Ahde vefa konusunda İslam son derece titiz davranır. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması için yegâne garanti vasıtası ahde vefadır. Bu güven olmadan veya sağlanmadan sıhhatli bir toplumun ortaya çıkması mümkün değildir.

Ayrıca Allah (c.c.), ahdine vefa göstermeyen bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Allah'ın ahdini misak ile belgeledikten sonra bozanlar ve Allah'ın birleştirilmesini emrettiği bağlantıları koparanlar ve yeryüzünü bozguna verenler var ya, işte lanet olsun onlara! Ve yurdun kötüsü de onlaradır.” [4] buyrularak buna dikkat çekilmiştir.

Allah’u Teâlâ, insanların Kur’an-ı Mübin’de belirtilen yasaklar ile hududunu aşarlarsa şeytana ibadet etmiş, onun çemberine girmiş olacaklarını, doğru yolun ancak verilen ahde uymakla gerçekleşeceğini belirtmiş ve:

"Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size and vermedim mi?" [5] diye buyurmuştur.

Bir Müslümanın sözü gerçekten Allah'a verilmiş bir sözdür. Müslüman, Allah korkusu taşıdığından ahdini bozmayı düşündüğü an Allah'ın kendisini hesaba çekeceğini düşünerek bundan vazgeçer. Çünkü ahdine sadık kaldığında Allah katında kendisi için hayırlar hazırlandığının şuurundadır.

Allah (c.c.) "Allah'ın ahdini az bir pahaya satıp değişmeyin. Eğer bilirseniz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır."[6] buyurmaktadır. Yani Allah adına verdiğiniz sözleri, dünya hayatının getirdiği cazibe ve süsü ile değişmeyin. Zira bu dünyadaki göstermelik lezzetler müminin ahirette karşılaşacağı nimetler yanında hiçtir.



AHDE VEFADA MÜMİN VE MÜNAFIKLARIN SIFATLARI

Yalanla iman bir kalpte bulunmaz. Mümin emindir. Emin olmayan gerçek mümin değildir. Sözünde durmamak ve insanları kandırmak münafıklık alametidir

Allah’a gerçek manada iman eden kul, artık kendisine iman ettiği Allah’a döner, ayrıca iman ettiği Allah’ın müjdelerine erişmek ve tehdit ettiği şeylerden korumak için uğraşır. Bütün bunları imanının hakikatine ermek, imanını sahih ve sağlam bir hâle getirmek ve tevhid inancını istikamet üzere tutmak için yapar.  

Şanı yüce olan Allah-u Teala müminleri şöyle vasfeder:

“Onlar ki, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar.”[7], “Ve onlar ki, Allah'ın riayet edilmesini emrettiği şeye riayet ederler ve Rablerine saygı gösterirler ve hesabın kötülüğünden korkarlar.”[8]

Allah‘u Teala, gerek zatına ve gerekse insanlara karşı verilen ahdin yerine getirilmesi gerektiğini ve kurtuluşa eren müminlerin sıfatları sayarken:

“Onlar emanetlerini ve ahidlerini yerine getirirler.”[9] ve “Müminlerdendir o erler ki Allah'a verdikleri ahde sadakat gösterdiler.”[10] buyurmuştur. Ahde sadakatin yolu ise doğruluktan geçmektedir.

“Onlar; rabbimiz Allah dediler, sonra dosdoğru oldular.”[11], “Resûlüm sen, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Seninle birlikte tövbe edenlerle de istikamet üzere olsunlar. Aşırı da gitmeyin. O, bütün yaptıklarınızı görmektedir.”[12] buyurarak müminlerin vasıflarını netleştirmiştir

Doğruluk; düşüncede, sözde, niyette, iradede, azimde, vefa ve amelde doğruluk şeklinde tezahür eder. Bütün bunların kaynağı, Kur'ân ve Sünnet'tedir. Öte yandan, düşünce ve eylem birliği doğruluğun esasıdır. Düşüncede ve inançta tam manasıyla İslâm'a yönelmedikçe ve İslâmî hükümlere teslim olmadıkça davranışların doğru olması mümkün değildir. Doğru olan ahlak Hz. Peygamber'in (s.a.v.) ahlakıdır, bunun dışında doğru bir yol yoktur.

Zira Resulullah (s.a.v) "dosdoğru ol "mesajı ile "Hud suresi beni kocattı" diye buyurarak doğruluğun önemini ve insana yüklediği sorumluluğu ifade etmiştir.[13]

Bugünkü beşeri sistemlerin işleyişi gerek toplumsal düzeyde gerek fert olarak, yalancılık temeline dayalıdır. Çünkü insanlarda Allah korkusu kalmamıştır. İnsanlar arası ahlaki ilişkiler suni ve doğruluktan uzaktır. Toplum emin bir toplum değildir, kuşku toplumudur. Böyle bir toplumda hakikat, beyanların aldatıcılığı sebebiyle ortaya çıkamamakta; insanlar Allah için, O'na inanıp davranmadıklarından birbirlerine söz ve işlerinde güven duygusunu tamamen kaybetmiş görünmektedirler.

Bir sahabi Hz. Peygamber'e "Ya Resulullah bana İslâm'ı öyle tanıt ki, senden başka birine sorma ihtiyacını duymayayım" deyince, Resulullah şöyle buyurmuştur: "Allah'a inandım de, sonra da dosdoğru ol."[14]

Başka bir hadis-i şerifte de "Doğru olunuz, kurtuluşa erersiniz" [15]buyurulmuştur.

Doğruluğun tersi bir durum yalancılıktır.

Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildiğinin aksini söylemesidir. Yalancılık çok çirkin bir huydur. Dinimiz yalanı haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır.

Yalan ruhî bir hastalıktır, Müslümanların kendilerini bundan korumaları gerekir. Çocuklar daha küçükken doğru sözlülüğe alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine anlatılmalıdır.

Şanı yüce olan Allah-u Teala; “Allah'a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için, O da bu yaptıklarının sonucunu kıyamet gününe kadar yüreklerinde sürüp gidecek bir münafıklığa çevirdi.”[16] Buyurmuştur. Bu sözlerle münafıkların vasıfları zikredilmiş ve bu sıfatlar hayat bulduğu sürece, kendini mümin olarak adlandırsa bile yaptıkları bu kötü vasıfları düzeltmezler ve tevbe edip rücu etmezlerse Allah’u Teala bu vasıfları taşıyanların akıbetlerinin iyi olmayacağını beyan buyurmuştur:

“Şüphesiz ki münafıklar cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara bir yardım edici de bulamazsın.” [17].

Ayet-i celilelerin gösterdiği nurlu ifadeleri, Peygamber efendimizin (s.a.v.) tefsir niteliğindeki sözleriyle pekiştirirsek o zaman münafıklık alametleri daha doğru anlaşılır.

 Ebu Hureyre (r.a) şöyle demiştir: Nebiyy-i Muhterem (s.a.v.) buyurdu ki “Münafığın alametleri üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Vaad ettiği vakit sözünde durmaz. Kendisine bir şey emniyet edildiği zaman hıyanet eder.” [18]

Bir başka rivayetle gelen haberde Amr b. As (r.a.) şöyle demiştir: Nebiyy-i Mükerrem (s.a.v) buyurdu ki “Dört şey her kimde bulunursa halis münafık olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa onu bırakıncaya kadar kendisinde münafıklıktan bir haslet kalmış olur. (Bunlar da) kendisine bir şey emniyet edildiği zaman hıyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettiğinde ahdini tutmamak, husumet (iddia ve murafaa) zamanında da haktan ayrılmaktır” [19] buyurmuştur.

Hadis-i şeriflerin beyanlarından da anlaşılacağı üzere münafıklık alametleri taşıyan kimseler, bahsedilen hususları yapagelen kimselerdir.  



HER YERDE VAADLERE SADIK KALMAK

Aile ve iş çevresinde yalan vaadlerde bulunmamak gerekir.

Safvan İbnu Süleym (r.a) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resûlü! dedik, mümin korkak olur mu?"

"Evet!" buyurdular. "Pekiyi cimri olur mu?" dedik, yine:

"Evet!" buyurdular. Biz yine:

"Pekiyi yalancı olur mu?" diye sorduk. Bu sefer: "Hayır!" buyurdular." [20]

İmam Gazali (r.aleyh): “Yalan yere söz vermek, münafıklık alametidir. Eğer söz veren kimse söz verirken içinden onu yerine getirmeyeceğine karar vererek söz verir ve sözüne ters hareket ederse, bu münafıklık alametidir. Amma sözünü yerine getirmeye kesin karar verdiği hâlde, başına gelen bir durmadan dolayı sözünü yerine getirememesi, münafıklık değildir; fakat nifağa benzeyen şeylerden de sakınmak gerekir.

Yalan konuşmak ve yalan yere yemin etmeye gelince, bunlar günahların en kötülerindendir; ancak bazı durumlarda yalana izin verilmiştir. Bu konuda şunu bilmek gerekir:

Söz, insanı maksadına götüren bir vesiledir. Güzel bir maksada doğru sözle ulaşıldığı gibi yalan sözle de ulaşılsa, bu durumda yalan söylemek haramdır. Güzel bir sonuca, doğru sözle değil de ancak yalan ile ulaşılabilse, bu durumda yalan mübah serbest olur. Eğer ulaşılmak istenen sonuç, hayırlı ve gerekli ise, hüküm budur.” [21]

Zira Esmâ Bintu Yezid (r.a) rivayet ettiği hadis-i şerifte : "Resulullah (s.a.v) buyurdular ki:

"Ey insanlar! Pervanenin ateşe atılması gibi sizi yalanın peşine düşmeye sevkeden şey nedir? Halbuki, üç yer hariç yalanın her çeşidi âdemoğluna haramdır: Bu üç yere gelince:

1. Erkeğin, rızasını sağlamak için hanımına yalanı.

2. Harpte söylenecek yalan. Çünkü harp bir hileden ibarettir.

3. İki Müslüman’ın arasında sulhu sağlamak kastıyla söylenen yalan." [22]

Bir başka rivayette ise:

Ümmü Gülsüm Bintu Ukbe (r.a) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v)'i işittim, diyordu ki:

"Halk arasını düzelten ve bunun için hayır kastiyle söz ulaştıran veya hayır kastiyle (yalan) söyleyen, yalancı değildir" buyurduğunu işittim, demiştir. [23]

Ayet ve hadis-i şeriflerin beyanıyla, yalan ve mesnetsiz vaade bulunmak yerilmiş bir tutumdur. Dolayısıyla her müminin toplumun her katmanında ve Rabb’i olan ilişkisinde bu fiillerden uzak durması gerekir.

Toplumumuzda, yalan ve onun iç dinamiklerinin oluşturduğu kötü sonuçları o kadar masum bir hâl almıştır ki, adeta bu fiiller ile yaşamak büyük bir beceri ve sanatkârane davranış olmuştur. 

Ailemiz ile olan ilişkilerimizde yalan ve yalan yere vaadler sanki oyalamaca olarak kullanılan bir metot olmuştur. Bu algılama o kadar hayatımızda yer almış ki sanki doğru ve hakikat ehli olmak çokbilmişlik ve doğrucu başı olmak gibi bir suçlamaya kadar varmıştır.

Hâlbuki Allah’ın Resulü (s.a.v) ebeveynlerin evlatlarına karşı tutumlarına dikkat çekmek ve çocuklarınızı oyalamak kastı ile dahi olsa bir aldatmanın sonucunu şöyle dile getirir:

Abdullah İbnu Amir (r.a) anlatıyor: "Bir gün, Resulullah (s.a.v), evimizde otururken, annem beni çağırdı ve:

"Hele bir gel sana ne vereceğim!" dedi. Aleyhissalatu vesselam anneme:

"Çocuğa ne vermek istemiştin?" diye sordu.

"Ona bir hurma vermek istemiştim" deyince, Aleyhissalatu vesselam:

"Dikkat et! Eğer ona bir şey vermeyecek olursan, üzerine bir yalan yazılacak!" buyurdular." [24]

Hâl böyle olunca hane halkı içinde (bu kadar hafif olmasa da) bir mümin, kendini temize çıkaracak ve çevresindekileri oyalayacak kendisine göre ne kadar masum yalanlar ve asılsız vaadlerde bulunur bir düşünmek gerekir.

Kur’anî ahlak ve sünnete ait gerçeklerin arka plana atıldığı bu zaman diliminde yapılan haram fiillerin manevi hayatımıza olan zararlarını ve hayırlı, iyi birer birey olması için çırpındığımız evlatlarımıza bizlerden kalan kötü bir mirasın onlar üzerindeki etkilerini hiç mi hiç düşünmüyoruz.

 Aile hayatımızda böyle davranırken acaba toplumun diğer katmanlarında başka bir türlü mü davranıyoruz?

Hayır, çünkü yaratılmışların en şereflisi olan insanoğlu şaka ile dahi olsa kazandıkları alışkanlıklarını ve ahlaklarını çok kolay terk edemezler. Yani kazanılan bu edinimler onların birer mülkü olmuştur. Bu kazanımlar ister menfi boyutta olsun ister müspet boyutta olsun aynıdır.

Bir fikir jimnastiği yaparak toplumda sıkça yapıla gelen yanlış uygulamaları bir değerlendirelim.

Beşeri ihtiyacımıza binaen kendimize en yakınımız hissettiğimiz insanlardan bin bir rica ve minnetle, yüzümüzü kızartarak istediğimiz yardım çağrılarını düşünelim…

Onların bu yardıma cevap vermeleri için koşulan ön şartlara hiç mi hiç aldırış etmeden sadece işimizin görülmesi için asılsız vaadlerde bulunmak ve yalan sözler vermek vb. birçok davranış bizim toplumun nazarındaki itibarımızı ve Rabb’imizin katındaki değerimizi göstermez mi?

Yapılan bu sahteciliğin sonuçlarını hiç mi düşünmüyoruz?

Müslümanların kardeş olduğu hakikatini, kötü zihniyetli insanların aldatmaları yüzünden ”Bu zamanda bu türlü insan bulmak kolay değil” diyerek su-i zanna sahip olmalarına verdiğimiz katkıyı ve buna benzer sebepler yüzünden birbirlerine vebalı gibi bakan Müslümanları unutmamak gerekir.

Çok küçücük menfaatler karşılığı söylenen yalan ve yalan vaatlerde bulunmanın sonucu, kardeşler arasındaki masumane duyguların kaybolup yerine menfaatperest duyguların hâkim olmasıdır.

Yapılan bu çirkin fiillerin hepsi şeytan-ı lainin birer fitnesidir.

Allah-u Teala, şeytanın bu ahlakını “O size hep çirkin ve murdar işleri emreder”[25] diye bildirir ve bunu hangi usulle yerine getirdiğini de:

“İblis şöyle dedi: "Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!"[26], "… and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım…"[27] beyanıyla müminlere göstermiştir. 

Allah’u Teala’ya verdikleri ahidlerine uymayanları: "Sana uyan azgınlardan başka” Ahidlerine uyan mü’minlerin üzerinde hiçbir etkisinin olmayacağını da:“kullarımın üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur." [28] buyurarak bildirmiştir.

İşte bu hakikati bilen Allah dostları günahların anası hükmündeki fiilleri ve onlara asla yaklaşmamamız gerekliliğini bizlere söylemişlerdir.

Şâh Kirmânî (k.s) sohbetindeki müritlerine; “Yalandan, hainlikten ve gıybetten sakının; sonra ne yaparsanız yapın!” [29] buyurarak toplumun her katmanında iyi bir fert olmanın yolunu göstermiştir.

 

KALBİ TERBİYE VE AHDE VEFA İLİŞKİSİ

Kalp terbiye olmadan ilacını içmeden, mertliği dert edinmeden ve gerekenleri yapmadan insandaki kötü sıfatlar değişmez.

Ebu Saîd el-Hudrî, Ebu Kebşetu’l-Enmarî yoluyla ve ayrıca Huzeyfe tarikiyle, Resulullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Kalpler dört çeşittir:

1- Temiz kalp. Orada parlayan bir nur vardır. Bu, müminin kalbidir.

2- Kararmış ve ters döndürülmüş kalp. Bu, kafirin kalbidir.

3- Kılıflara konmuş ve ağzı bağlanmış kalp. Bu, münafığın kalbidir.

4- Kendi haline bırakılmış kalp. Onda iman da bulunur, nifak da. Bu kalpte iman, temiz suyun besleyip geliştirdiği yeşil bir bakla gibidir. Nifak ise, irin ve cerahatın azdırıp artırdığı yara gibidir. Bunlardan hangisi diğerinden fazla ise, kalbe o hâkim olur ve hüküm ona göre verilir.” [30] 

Ebu Salih, Ebu Hureyre yoluyla, Resulullah(s.a.v)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Kul, bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer kendini günahtan alıkor, istiğfar ve tövbe ederse, kalp parlar. Ama günaha devam ederse, o siyahlık artar ve sonunda kalbi tamamen kaplar. İşte bu, Allah-u Teala’nın: “Asla öyle değil, fakat onların yapmış olduğu günahlar kalplerini iyice kaplamıştır.”[31] ayetinde anlatılan, kalbin kapanması ve günahla örtülmesidir.”[32]

Cafer b. Berkan, Meymun b. Mihran’ın şöyle dediğini anlatmıştır:

“Kul, bir günah işlediği zaman, bu günah yüzünden kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer hemen tövbe ederse, o silinir yok olur. Müminin kalbi, ayna gibi parlaktır; şeytan, hangi yönden ve yoldan gelirse gelsin sahibi onu görür, tanır. Günahlara devam eden kimse ise, her günah işleyişinde kalbinde siyah bir nokta oluşur. Bu siyah nokta devam ede ede sonunda kalbi kararır. Bu durumda şeytanın hangi yönden geldiğini göremez, bilemez olur.” [33]

Aynı manayı ihtiva eden bir başka haberde;  İmam Mâlik'e ulaştığına göre, İbnu Mes'ud (r.a) şöyle demiştir: "Kul yalan söylemeye ve yalan söyleme niyetini taşımaya devam edince bir an gelir ki kalbinde önce siyah bir nokta belirir. Sonra bu nokta büyür ve kalbinin tamamı simsiyah olur. Sonunda Allah nezdinde "yalancılar" arasına kaydedilir." [34]

İşte Allah’u Teala:

“Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azab vardır.” [35] buyurarak bu durumda olan insanların hastalıklarını ve bu hal devam ettiğinde akıbetlerinin ne olacağını belirtmiştir.  

İbnu Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Sıdk insanı birr'e (Allah'ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de cennete götürür. Kişi, doğru söyler ve doğruyu arar da sonunda Allah'ın indinde sıddik (doğru sözlü)diye kaydedilir. Yalan da kişiyi haddi aşmaya götürür. Haddi aşmak da ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sorunda Allah'ın indinde yalancı diye kaydedilir." [36]

Abdullah b. Mesud’dan (r.a.), Nebî (s.a.v.)`in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: (Sözünde, işinde) doğruluk insanı hayra irşat eder, hayırlı işler de cennete kılavuzluk eder. O kimse ki, doğruluk şiârıdır. Nihâyet (bu seciyesiyle) sıddık (vasfına müstahak) olur. Yalancılık da muhakkak insanı fücura ( şerre) sürükler, şer de cehenneme götürür. O kimse ki, yalancılık onun şiârıdır. Nihâyet bu (idmanlı) yalancı da Allah`ın dîvânında "Kezzâb" defterine yazılır” [37] 

Zira Allah’u Teâlâ’nın sadık kulları emirleri harfiyen yerine getirmek için ömürlerini feda etmişler, nehyettiklerinden sakınmak için ise dünyanın bütün lezzetlerine sırf onun için sırt çevirmişler, kul olabilmeyi her şeyin üstünde görmüşlerdir.

Sıdk (içte ve dışta doğruluk), işin temelidir. Her iş onunla tamam olur, her işin nizamı ondadır. Sıdk, peygamberlikten sonra gelen yüksek bir derecedir. Allah-u Teala bir ayette şöyle buyurmuştur:

“İşte onlar, Allah’ın kendilerine özel nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler.” [38] 

İşte Allah-u Teala bu zümreyi şöyle medheder:

“Müminler içinde  Allah'a verdikleri sözde duran öyle erler vardır ki, kimi sözlerinde sadık olurlar, bu yolda canlarını verirler. Kimi de sözlerini yerine getirmek için bekliyorlar.”[39]

Sıdkın en azı, içle dışın bir olmasıdır. Sadık, sözünde doğru olan kimse demektir. Sıddık ise, bütün sözlerinde, işlerinde ve hâllerinde doğru olan kimse demektir.

Cüneyd şöyle demiştir: “Gerçek sıdk, seni yalandan başka bir şeyin kurtarmadığı bir yerde bile doğru söylemendir.” [40]

Ayetinin övdüğü sadık insanlardan bazı örnekler:

Ebu Amr Zeccâc’ın şöyle anlattığı nakledilir: “Annem öldü, kendisinden bana bir ev miras kaldı. Ben de bu evi beş yüz dinar altına sattım. O sene hac için yola çıktım. Bâbil’e vardığımda beni yolda kılavuzluk yapan ve su yollarının bakımı ile meşgul olan bir görevli karşıladı. Bana: “Yanında ne var?” diye sordu. Ben kendi kendime: “Doğrulukta hayır vardır” diye düşünerek: “Beş yüz dinar var!” dedim. Adam: “Onu bana ver bakayım!” dedi. Ben de altın kesesini ona verdim. Adam içini açıp saydı, beş yüz dinar olduğunu gördü. Bana: “Al bunu, senin doğruluğun beni çok etkiledi!” dedi. Sonra hayvanından indi ve bana: “Buna sen bin!” dedi. Ben: “Binmek istemiyorum” dedi. Adam: “Muhakkak bineceksin.” dedi ve ısrar etti. Ben de hayvana bindim. Adam: “Ben peşinden geliyorum, sen git!” dedi.

Bir sene sonra adam benim yanıma geldi, meclisimize katıldı ve ölene kadar benden ayrılmadı.”

Mevlânâ Nizâmeddin Hâmûş'tan işittim. Şöyle demişti: "Şeriat, tarikat ve hakikati her şeyle açıklamak mümkündür. Meselâ yapılmaması istenen yalan söylemek davranışı... Eğer bir kimse dosdoğru yolda hareket ederek, gayret ve mücahedeyle dilini ondan korursa; gerek isteyerek, gerekse istemeden yalan dilinden çıkmazsa, bu şeriattır. Fakat bu mertebe ele geçtikten sonra da o kişinin içinde yalan söyleme isteği bulunabilir. Şayet onu da giderirse, bu tarikattır. Ne isteyerek ne de istemeyerek ve ne gönlünden ne de lisanından yalan söylemezse, işte bu hakikattir." [41]




[1]-En'am suresi ayet-152 

[2]-A'raf suresi ayet-172

[3]-Fetih suresi ayet-10

[4]-Ra'd suresi ayet-25

[5]-Yâsin suresi ayet-60

[6]-Nahl suresi ayet-95

[7]-Rad suresi ayet-20

[8]-Rad suresi ayet-21

[9]-Mü'minûn suresi ayet-8

[10]-Azhab suresi ayet-23

[11]-Zümer suresi ayet-30

[12]-Hud suresi ayet-112

[13]-Kadı Beydâvî, Envârü't-Tenzîl ,I 580;Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili,IV,2829

[14]-Müslim, İman, 62;Ahmed b. Hanbel, III, 413

[15]-İbn Mace, Tahâret, 4,Darimi, Vudu',2

[16]-Tevbe suresi ayet-77

[17]-Nisa suresi ayet-145

[18]-Zebidi, Tecrid-i Sarih, Kitabü’l-İman, I, 44,hadis no:31

[19]-Zebidi, Tecrid-i Sarih, Kitabü’l-İman, I, 44,hadis no:32

[20]-Muvatta, Kelâm,19,(2,990);İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, XIV,547,Hadis No:5202

[21]-Gazali, Hak Yolun Esasları,172-173

[22]-Tirmizi, Birr 26, (1940);İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, XIV,552,Hadis No:5209

[23]-Zebidi, Tecrid-i Sarih, VIII, 111,hadis no:1156 Buhari, Sulh,2; Müslim, Birr, 101, (2605);Ebu Davud, Edeb,58, (4921); Tirmizi, Birr, 26, (1939); İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, XIV, 554,Hadis No:5210

[24]-Ebu Davud, Edeb, 88,(4991)

[25]-Bakara suresi ayet-169

[26]-Hicr suresi ayet-39

[27]-A’raf suresi ayet-16-17

[28]-Hicr suresi ayet-42

[29]-Kuşeyri, Risale,127

[30]-Ahmed b.Hanbel,Müsned,,III,17;Taberanî,el-Mu’cemüs-Sağîr,443(had no:1077);Ebu Nuaym,Hilye,I,278

[31]-Mutaffifîn suresi ayet-14

[32]-Müslim, İman, 231;Tirmizî, Tefsir, 83;İbn Mace, Zühd,29; Muvatta, Kelam, 18;Ahmed b. Hanbel, Müsned, ll, 297

[33]-el Mekki, Kutu’l-Kulub, II, 11

[34]-Muvatta, Kelam, 18, (2,990)

[35]-Bakara suresi ayet-10

[36]-Buhari, Edeb, 69; Müslim, Birr, 102,103, (2606,2607); Muvatta, Kelam, 16, (2,989); Ebu Davud, Edeb, 88, (4989); Tirmizi, Birr, 46,(1972)

[37]-Zebidi, Tecrid-i Sarih, XII, 146 hadis no: 1997; Buharî, Rikak, 38; Müslim, Birr, 29; Ebu Davud, Edeb, 80; Tirmizî, Birr, 46; Ahmed, Müsned, I, 399; Ebu Ya’la, Müsned, nr:5138;İbnu Hıbban, Sahih, nr: 272,273

[38]-Nisa suresi ayet-69

[39]-Azhab suresi ayet-23

[40]-Feridüddin Atar, Tezkiretü’l-Evliya, II, 39

[41]-Şeyh Şafi, Reşahat, 476

 

Haber tarihi: 29 / 07 / 2017
Haber Yorumları: 0


Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google




Sonraki: Ehli Beyt Sevgisi




Henüz yorum bulunmamaktadır. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.

Ad, Soyad *
E-Mail
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)




Naksibendi.com.tr

FORUM'A GİRİŞ

Semerkand Abonelik

Beşir Derneği

Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Site İçi Arama
Biz Sizi Arayalım
Ad, Soyad:
Telefon:
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
İstatistikler
Toplam: 10242
Aktif: 4
Bugün: 19
Dün: 201

İçerik Rss - Haberler Rss