Naksibendi.com.tr

ALTIN SiLSiLE

Şah ı Nakşibendi 

Şeyh Abdulkadir Geylani 

Abdülhalık Gücdevani 

imam ı Rabbani 

Mevlana Halid Bağdadi 

Seyyid Abdullah 

Seyyid Taha

Seyyid Sıbgatullah Arvasi 

Şeyh Abdurrahman-ı Tahi 

Şeyh Fethullah Verkanisi

Muhammed Diyauddin 

Şeyh Ahmed El Haznevi 

Abdulhakim El Huseyni  

Seyyid Muhammed Raşid 

Gavs-ı Sani 

Sofilerin Halleri ve Tarikatları

Mâ- lik’in (r. a) şöyle dediğini haber verdi. Rasûlullah (a.s) bana buyurdu ki:

“Yavrucuğum! Eğer kalbinde hiçbir kimseye karşı kötü bir düşünce taşımadan sabahlayıp akşamlamaya gücün yeterse bunu yap. Evlâdım, bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi (yaparak ve yaşayarak) İh- yâ ederse, beni ihyâ etmiş olur. Beni ihyâ eden ise, benimle birlikte Cen­nettedir.” [1]

Rasûlullah (a.s) Efendimizin, sünnet-i seniyyeyi ihya konusundaki bu müjdesi, sünneti ihyâ eden kimseler için şereflerin en büyüğü ve faziletlerin en mükemmelidir.

Sûfîler, sünneti ihyâ edenlerin en önde gelenleridir. Çünkü onların yanında en mühim esas; kalbin her türlü kin ve düşmanlıktan temizlenmesidir. İşte bu düstûra riâyetleri sebebiyle cevherleri temiz olmuş, faziletleri ortaya çıkmıştır.

Hadiste anlatıldığı gibi kalb kin ve hasetten temizleme işini ancak sûfiler hakkıyla yerine getirdiler. Onlar, dünyâyı, dünyâ ehline ve düşkünlerine ter- kederek ondan gönüllerini çektikleri için; hadiste övülen ve istenen hâle ulaş­maya muvaffak oldular. Çünkü kin ve düşmanlığın kaynağı; dünya sevgisi, baş olma sevdâsı ve insanlar yanında mevki sahibi olma iştiyâkıdır. Sûfîler ise, bunların tamamından el etek çekmişlerdir. Nitekim bu hususta bazıları şöyle demiştir: “Bizim yolumuz, ruhlarıyla pislikleri temizleyenlerden başkası­nın girebilecekleri bir yol değildir.”

Sûfîlerin kalblerinden dünya muhabbeti ve makâm arzusu çıkınca, artık kalblerinde kimseye karşı herhangi bir kin ve düşmanlık olmadan yaşadılar.



“Ruhlarıyla çöplükleri (pislikleri) temizlediler.” sözü, onların son derece mütevâzî olduklarını anlatmakta ve nefislerinin hakirliğini bildikleri için, kendi­lerini hiçbir müslümandan farklı ve üstün görmediklerine işaret etmektedir. Böyle bir anlayış, bir başkasına kin ve düşmanlık kapısını kapatır.

Bir defasında, yukarıdaki söz, aramızda konuşulmuştu. Bunu duyan arka­daşlarımızdan birisi şöyle dedi: “Bana öyle geliyor ki: “Ruhlarıyla çöpleri te­mizlediler.” sözünün manâsı şudur: Burada çöplükle nefse işaret edilmiştir. Çünkü nefis, çöplük gibi, bütün pislik ve necis şeylerin kaynağıdır. Onun te­mizlenmesi ise; rûhun ona ulaşan nûru ile olmaktadır. Çünkü sûfîlerin ruhları kurbiyyet makamında İlâhî huzurda bulundukları için, fazlaca nûrlanmakta ve bu nûrları nefse sirâyet (intikal ve etki) etmektedir. Bu nûrûn nefse ulaşma­sıyla nefis temizlenmekte ve kendisindeki kin, düşmanlık, aldatma ve hased gibi kötü sıfatlar çekip gitmektedir. Böylece nefis, sanki ruhûn nûruyla süpü­rülmüş (temizlenmiş) olmaktadır.” Her ne kadar söz sâhibi bunu kasdetmese bile, bu yorum doğru ve güzeldir.

Allah Teâlâ, Cennet ehlini vasfederken şöyle buyurmuştur:

“Biz onların gönüllerindeki kini çıkarırız; artık onlar tahtlar üzerinde karşılıklı oturarak kardeşçe yaşarlar. ”[2]

Ebû Hafs demiştir ki: “Allah ile ülfet eden, onun sevgisi üzere birleşen, O’nun dostluğu ile bir araya gelen ve O’nun zikriyle dost olan kalblerde nasıl olur da kin ve düşmanlıktan eser kalır ki?”

Gerçekten bu kalbler, nefsin gizli vesveselerinden ve tabiatın zulmetinden arınmış kalblerdir. Bu kalbler, İlâhî tevfik nûruyla süslenmiş ve kardeş olmuş­lardır.

Halkı, Rasûlullah’ın (a.s), sünnetlerini yaşamaktan alıkoyan; nefislerinin çirkin sıfatlardır. Nefsin kötü sıfatları değişince, perde kalkar, Allah Rasülüne uymak güzel ve sahih olur. Böylece; her hususta Rasûlullah (s.a.v) Efendimi­ze tabi olmak hâsıl olur. O zaman, bu kimseyi Allah Teâlâ sever. Çünkü Yü­ce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Rasûlüm de ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin. ”[3]

Görüldüğü gibi; Allah Teâla, Hz. Peygamber’e (s.a.v) uymayı, kulun Rab- bine olan muhabbetinin alâmeti yaptı ve bu güzel mutâbaatı kendi sevgisiyle mükâfaatlandırdı. Bu sebeple insanlar içinde kim Hz. Rasûlullah’a en güzel şekilde uyarsa, ilâh? muhabbetten nasibi o derece fazla olur.

Sûfîler, diğer müslümanlar arasında, Rasûlullah’a uyma konusunda en muvaffak olanlardır. Çünkü onlar, Hz. Peygamberin sözlerine tam mânâsıyla uyarak,emrettiklerini yerine getirip, nehyettiklerinden sakınmışlardır. Bu hu­susta Allah Teâlâ: “Rasûlüm size neyi verdiyse (ve emrettiyse) onu alıp yapın, neden nehyetti ise ondan da sakının!”[4] burmuştur. Sûfîler de, amel­lerinde ve ibâdetlerinde farz, vacib ve nâfilelerde büyük bir ciddiyetle Rasû­lullah’a (s.a.v) tâbi olmuşlar, söz ve davranışlarında O’na uymanın bereketiy­le, ilim, hayâ, af, müsâhama, şefkat, merhamet, güzel geçim, nasihat, tavâzu gibi ahlaklarıyla şereflenmişlerdir. Ayrıca, Efendimizin, haşyet, sekînet, hey­bet, ta’zim, rızâ, sabır, zühd, tevekkül gibi hallerinden de nasiblerlni alıp, Al­lah Rasûlüne (s.a.v) her yönüyle tam mânasıyla uyarak, sünnetini en güzel şekilde ihyâ etmişlerdir.

Abdülvâhid b. Zeyd’e; “Size göre sûfî kimdir?” diye sorulunca, Hazret:

“Akıllarıyla sünneti tam anlamaya gayret eden, kalbleriyle ona bağlanan ve nefislerinin şerrinden de Cenab-ı Hakk’a sığınan kimseler, gerçek sûfîler- dir.” demiştir.

Bu, sûfîlerin hâlini tam olarak anlatan bir târiftir. Nitekim, Rasûlullah (a.s) Efendimiz, devamlı Rabbine olan ihtiyacını dile getirerek şöyle duâ etmiştir:

“Allah’ım! Beni, bir göz yumup açma zamanı kadar da olsa, nefsimin eli­ne bırakma! Beni, küçük bir çocuğun anne-babası tarafından korundu­ğu gibi himâyet et!”[5]

Sûfîlerin, Rasûluilah’a (s.a.v) uymakla elde ettikleri şeylerin en şereflisi, iş­te bu iftikâr, yani devamlı Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğunu bilme hâlidir. Bu hâl ve vasfa ancak, temiz mârifetiyle kalbi açılmış, yakîn nûruyla göğsü ay­dınlanmış, kalbiyle kurblyyet mahalline ulaşmış, Cenâb-ı Hakk’la özel mu­habbetinin lezzetiyle sırrı her şeyden boşalmış, bütün bunlardan sonra, nefsi de, emredilen her şeyi yapma durumuna gelmiş bir kul sâhip olabilir. Bütün bunlarla berâber bu kul, nefsini bütün kötülüklerin kaynağı görür, nefsin bir ateş gibi olduğunu, onun bir kıvılcımıyla bütün âlemin yanabileceğim bilir. Ay­rıca nefiste bir istikrar bulunmadığını, onun her an değişik bir hâl içine girdi­ğini farkeder; (ona karşı hep uyanık durur.

Allah Teâlâ, yüce lutfuyla, sûfîye nefsi tanıtmış, Rasûlullah (a.s) Efendimi­ze açtığı gibi, ona da, nefsin hâlini keşfetmiştir. Böylece kul, nefsinin şerrin­den devamlı Allah Teâlâ’ya sığınıp, O’ndan yardım istemektedir. Bu durum­da nefis, kul için, onu Rabbine sevkeden ve ilticâya sebeb olan bir vesile ol­muştur. Bunun için sûfî olan bir kimse, Rabbinden gâfil olmadığı gibi, nefsini kontrolden de geri kalmaz.

“Nefsini bilen, Rabbini de bilir."sözünde, Allah Teâlâ’nm bilinmesi, nef­sin bilinmesine bağlanmıştır. Nitekim; gecenin tanınması da gündüzün bilin­mesine bağlıdır.

Rasûlullah’ın (s.a.v) sünnetlerinden bir sünnet olan bu sünneti, Allah’ı ger­çek mânâda tanıyarak, dünyada zâhidâne bir hayat sürüp takvâya en sağlam ve temiz bir şekilde yapışan sûfîlerden başka ihyâ eden kim vardır? Bu hâl­lerin netice ve faydalarına onlardan başka kim ulaşabilir?

Sûfînin, Rabbi karşısında devamlı boyun bükmesinde Cenâb-ı Hakk’a ya­kın olma ve ona sığınma hâli vardır. Bu sığınmada rûhî bir istiğrâk ve kalbin duâ makamına yakın olması mevcuttur. Kalbin, lisân-ı hâl ile duâ makamına yerleşmesi ise, nefsin dünya hazlarından sıyrılarak yükselmesini, çeşitli arzu

Bu Kaynaklarda hadis: ‘‘Bana verimş olduğun güzel şeyleri benden geri alma!” şeklinde bitmektedir.

ve isteklerden vazgeçmesini ve Allah Teâlâ’nın koruma ve kontrolü ile, ilme göre haraket etmesini temin eder.

Allah Teâlâ’nın güzel tedbir ve terbiyesi ile ıslah olan nefis, her türlü kötü düşünce, kin, nefret, hıyânet, hased ve diğer sevimsiz huylarından korunmuş olur. İşte bu, sûfînin gerçek hâlidir.

Sûfînin bütün davranışları iki özellikte toplanır. Bunlar sûfînin değişmez vasıflarıdır. Allah Teâlâ bu vasıflara şu âyet-i kerimesinde işâret buyurmuş­tur:

“Allah, dilediklerini kendisi için seçer ve O’na yönelenleri hidâyete erdirir. ”[6]

Sûfîlerin bir kısmı, Cenâb-ı Hakk tarafından özel olarak seçilir ve sevilir­ler. Bir kısmı ise, önce tevbe, Hakk’a yönelme şartıyla hidâyete ulaştırılırlar. İctibâ (seçilme) kulun çalışmasına bağlı değildir. Bu hâl, murâd olan (sevilen) kimsenin hâlidir. Allahu Teâlâ, seçtiği ve sevdiği kulunu, onun bu mertebeye ulaşmak için bir çalışması olmadığı halde, sırf kendi irâde ve seçmesiyle onu kendisine dost eder. Sûfîlerden bir kısmı bu şekilde İlâhî lütfa mazhar olmuş­lardır ve kalblerindeki perdeler kaldırılmış, yakîn nûrları her yanlarını sarmış olduğu için; ulaştıkları bu hâl onlarda çalışma ve amel etme arzusunu artır­mış ve onlar sâlih amellerin tadına varmışlardır. Keşf onlara çalışmayı kolay­laştırmıştır. Nitekim, Firavn’un iman eden sihirbazlarına verilen irfan nûru, kendilerine, Firavn’un tehdit ve eziyetlerine dayanmayı kolaylaştırmıştır. On­lar, Kur’an diliyle şöyle demişlerdir:

“Ey Firavn! Bize gelen bunca mu’cizelere (ve bizi yaratana) karşı, as­la seni tercih edemeyiz. Artık neye hükmün geçiyorsa hükmünü ver!”[7]

Ca’fer es-Sâdık bu hâdise için şöyle demiştir:

“Sihirbazlar kendilerine takdir edilen inâyet kokularını kalblerinde buldular ve: “Biz âlemlerin Rabbine iman ettik.” diyerek şükür secdesine kapandılar.”

Ebu Sâid el-Harrâz demiştir ki: “Hakkın dostluğu için seçilenler, “murâd” olunanlardır. Rabbleri onları kendisi için seçmiş; nimetine garketmiş, onlar için kerâmetler hazırlamış ve başkalarından bir şey isteme arzusunu içlerin­den almıştır. Böylece, onların bütün haraket ve davranışları, bütün gayretle­ri; Allah’a yakın olmak, dâima O’nu zikretmek, her zaman O’na yalvararak ni- metlenmek ve O’na yakın olmakla yetinmekten ibaret olmuştur.

Ebu Abdurrahman es-Sülemî yoluyla gelen bir nakilde, yine el-Harrâz şöyle demiştir:

“Murad (Hakk tarafından sevilen ve seçilen kimse), hâlinde ve hizmetinde İlâhî rahmete mazhar olmuş, şuhûd ve nazar âleminin kötülüklerinden korun­muş bir kimsedir.”

Ebû Sâid’in bu sözü, sırf farzlarla yetinen ve nâfile ibâdetlere fazla eğil­meyen bazı sûfilerce, tam olarak anlaşılmamış, onlar, meşâyıhtan nâfile ibâ­detleri az olan bazı kimseleri görüp, hâllerinin devamlı böyle olduğunu zan­netmişlerdir. Halbuki onlar; hâl mertebesine ulaşıp çok ciddî çalışmalarından sonra birçok keşfe mazhar olup tamamen hâl ile dolduklarından, nâfile ibâ­detleri terketmişlerdir.

Murâdûn (Hakk’ın dostluğuna seçilenler) ise, farz ve nâfile bütün ibâdet­lere devam etmişlerdir. Hem onların huzur ve sevinci ibâdetlerdir. Bunlar, yu­karıda anlatılanlardan daha kâmildirler. Bu açıkladığımız; sûfilerin bir grubu­dur.

Diğer yola ve gruba gelince o, müridlerin yoludur. Müridler için önce inâ- be (Hakk a yönelme) şart koşulmuş ve:

“Allah kendine dönenleri hidâyetine ulaştırır. ”6 âyetinde işâret edildiği gibi; onlardan, kendileri keşfe nâil olmadan evvel, bu yolda gayret ve faaliyet istenmiştir.

Diğer bir âyet-i kerimede, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Bize itaat uğrunda mücâhade edenlere gelince; muhakkak biz onla­rı, bize gelen yollarımıza ulaştırırız. Şüphesiz Allah iyilik sâhipleri ile be­raberdir. ”[8] [9]

Allah Teâla onları, çeşitli mücâhede ve riyâzatları, geceleri uykusuz, gün­düzleri oruçla susuz geçirmeleri sebebiyle, mânevi kazanç basamaklarında yavaş yavaş ilerletir. Onların içlerinde Hakk’ı taleb ateşi yanmaktadır. Dertle­ri gizli, ihtiyaçları başkalarına kapalıdır. İrâde (matluba ulaşma arzusunun) ateşi içinde kavrulup durmaktadırlar. Bütün âdet ve alışkanlıklarından vaz­geçmişlerdir. İşte bütün bunlar, Hakk Sübhânehu ve Teâlâ’nın kendilerine şart koştuğu ve hidâyete ulaşmalarına sebeb kıldığı inâbenin gerekleridir.

Yukarıda işâret edildiği gibi; Cenâb-ı Hakk’ın özel bir tecellisi ile oluşan hi­dâyet, kişiyi doğrudan Allah’a ulaştıran bir hidâyet olup, emir ve nehiylere uy­ma şeklinde tezâhür eden ve ilk mertebesi mârifet bilgisine dayanan umumî hidâyetten farklıdır. Allah’ı sevip yoluna giren müridin hâli böyledir. Şu halde inâbet; umum mü’minlerin ulaştığı hidâyetten ayrı bir şey olup, sonuç itibariy­le sahibini, hususî hidâyete ulaştırmaktadır. Ancak onlar buna, pek çok sıkın­tı ve mücâhededen sonra ulaşmışlardır. Bunun için onların çalışmaları (gay­ret ve mücâhedeleri) keşiflerinden öncedir. Murad olunan kimseler ise; önce keşfe ulaştırılır, sonra amel ve taata sevk edilirler.

Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdulbâki, Cüneyd el-Bağdâdî’nin şöyle de­diğini nakleder:

“Biz, tasavvufu, kuru laf ile değil; açlık, dünyayı terk ve nefsin sevip alıştığı şeylerden alakayı keserek elde ettik. ”

Muhammed b. Hufeyf demiştir ki: “İrâde; kalbin ulaşmak istediği şeye ulaşma ve yükselme arzusudur. İrâdenin hakikati; ciddiyete devam ve rahatı terketmektir.”

Ebû Osman da şöyle demiştir :”Mürid; kalbinde Allah Teâlâ’dan başka hiçbir şeyin bulunmadığı, sadece Allah’ı seven, dâima O’na yakın olmayı ar­zulayan, Rabbine kavuşma arzusunun şiddetinden kalbindeki bütün dünyevî arzu ve isteklerin silinip gittiği kimsedir.

Yine o demiştir ki:

“Müridlerin kalblerinin cezâsı, muamele ve makamların hakikatim anla­maktan perdelenerek, onların zıddı olan şeylere dönmesidir.”

İşte bu iki yol, sûfilerin yol ve hallerini içinde toplayan ana esasları ihtivâ etmektedir. Bunların dışında iki yol daha vardır ki; onlar, gerçek tasavvufun elde ediliş yollarından değildir.

Birincisi, İlâhî keşfe mazhar olduktan sonra, cezbe hâlinde kalıp amele dönmemiş meczubların yolu.

İkincisi de, devamlı taat ve ibâdet içinde olduğu halde, keşfe ulaşmayan âbidlerin yolu. Yukarıda anlattığımız sûfiler, (ister murad, ister mürid olsun) Hz Rasûlullah’a ve bu yolun edeblerine güzelce uymaları sebebiyle, devam­lı manevi güzelliklerini artıracak ve istikâmetlerini koruyacak İlâhî desteğe ulaşmışlardır.

Hemen şunu hatırlatalım ki, kim, sünnet yoluna uymadan, herhangi bir maksada ulaşacağını veya istediğini elde edeceğini zannederse o kimse, başka bir şey değil sadece, aldanmış ve hüsran içinde kalmış, kendi hâline terkedilmiş bir kimsedir.

Şeyhimiz Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî, bize, Ebu Sâîd Harrâz’ın şu sö­zünü nakletti:

“Zahir ilme ters düşen her bâtınî hâl ve ilim, bâtıldır.”

Cüneyd el-Bağdâdî (rah.) şöyle demiştir:

“Bizim bu (tasavvuf) ilmimiz, Hz. Râsulullah’ın hadisleri ile iç içe ve tama­men onlara bağlı bir durumdadır.”

Ariflerden birisi de:

“Kim söz ve fillerinde sünnete göre hareket ederse o, hikmetle konuşur. Kim de söz ve fiillerinde hevâ ve hevesine göre hareket ederse, o, bid’atla ko­nuşur.” [10]

Anlatılır ki: Beyâzıd-ı Bistâmî (k.s) zamanında zühd ve takvâsıyla meş­hur bir zât vardı. Halk kendisini ziyârete giderdi. Beyâzid (rah.) bir gün arka­daşlarına: “Kalkın, halkın arasında veli diye meşhur olmuş şu adamı bir de biz görüp ziyâret edelim!” dedi. Bahsedilen şahsın bulunduğu yere vardıkla­rında o, mescide gitmek üzere evinden çıkmıştı. Mescide girerken bir edebi terketti; kıble tarafına doğru tükürdü. Bunu gören Beyâzid el-Bistâmî:

“Haydi dönelim!” diyerek, adama selam bile vermeden geri döndü ve: “Bu adam, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) en kolay edeblerinden birisini bile koruyamaz­ken, nasıl olur da yüksek mânevî hâl ve ilimlere sâhip olduğunu iddiâ edebi­lir.” dedi.

Şiblî’nin hizmetçisine: “Hazret’in vefatı anında kendisinden neler gör­dün?” diye sorulunca, hizmetçi şunları anlatmıştır:

“Dili tutulup, alnı terlemeye başlayınca bana, kendisine namaz için abdest aldırmamı işaret etti. Ben de kendisine abdest aldırdım. Fakat sakalını par­maklarımla hilâllemeyi unuttum. Hemen elimden tutup parmaklarımı sakalına götürdü ve onu hilâllettirdi. Böyle bir anda bile, Rasûlullah (a.s) Efendimizden öğrendiği bir edebi terketmedi!”

Sehl b. Abdullah (rah.) demiştir ki:

“Kitab ve sünnetin kabul etmediği her vecd (cezbe) hâli bâtıldır.”

İşte sûfilerin hâli ve yolu budur. Bu yolun ve anlayışın dışında başka bir hâl (ve ilim) iddiâ eden kimse, fitneye düşmüş yalancının birisidir.




[1]  Tirmizi, ilim, 16; İbnu Mâce, Mukaddime, 15.

[2]  Hicr (15), 47.

[3]  Al-i imrân (3), 31.

[4]  Haşr (59), 7.

[5]  Suyutî, Camiu’s-Sağîr, Had. No: 1478; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 181.

[6]  Şûrâ (42), 13.

[7]  Tâhâ (20), 72.

[8]  Şûra (42), 13.

[9]  Ankebût (29), 69.

[10]  Bu söz, Ebû Osman Nişâbûrî’ye (298/910) âittir. Kuşeyri, Risâle, 21.

 

Haber tarihi: 29 / 07 / 2017
Haber Yorumları: 0


Paylaş: Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google




Önceki: Sofiler de ilim Kaynağı
Sonraki: Sofilerin Mahiyeti




Henüz yorum bulunmamaktadır. İlk yorumu siz yapabilirsiniz.

Ad, Soyad *
E-Mail
Kalan karekter sayısı:
Yorum *
Güvenlik kodunu giriniz:
captcha
*
(* Doldurulması zorunlu alanlar)




Naksibendi.com.tr

FORUM'A GİRİŞ

Semerkand Abonelik

Beşir Derneği

Paylaş
Facebook  Twitter  Stumbleupon  Delicious  Google
Site İçi Arama
Biz Sizi Arayalım
Ad, Soyad:
Telefon:
Üye İşlemleri
Kullanıcı adı
Şifre
İstatistikler
Toplam: 10242
Aktif: 4
Bugün: 19
Dün: 201

İçerik Rss - Haberler Rss